Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR
Yazar Mesaj
ilhan AKMAN Çevrimdışı
Deneyimli Üye
***

Mesajlar: 2,144
Üyelik Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 767
Mesaj: #1
İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR
İSLAMDA YAŞAYIŞ FARKLILIKLARINA BAĞLI OLUŞUMLAR(TASAVVUF VE TARİKATLAR)
Tasavvuf:Kur’an ve hadislerde yeralan;insanın ruhi yönüne ve gönül terbiyesine yönelik kuralların değişik yorumlarından oluşan bir ahlak ve düşünce sistemidir.
Yada;Güzel ve iyi bütün huylara sahip olmak,çirkin ve kötü huyların hepsinden uzaklaşmaktır.Kısaca tasavvuf ahlaktır gönül eğitimidir.Tasavvufun amacı olgun mü’min (insan)yetiştirmektir.
Tasavvufun içinde genelde öne çıkan isimlerle bunların insan eğitiminde uyguladıkları yol ve yöntemelere bağlı olarak tarikatlar oluşmuştur. TARİKATLAR
Tarikat:Tasavvuf düşüncesini değişik yöntem ve tekniklerle insanlara aktaran kurumlar ve insan topluluklarıdır.Allaha ulaşma yollarıdır.
Tasavvufçulara göre Allah’a ulaşan yollar sayısızdır,yıldızların sayısıncadır.Tasavvufla ilgili bazı kavramlar;
Şeyh:Dini ve ahlaki bakımdan mükemmel olması gereken olgun mümin olmada yardım eden tarikatın yöneticisi sayılan kişi.Ermiş.
Zikir:Olgun mü’min olmada kullanılan yöntemlerden,Allahı sesli yada sessiz ayakta yada oturarak anmak
Derviş:Tarikata mensup kişi. Tekke:tarikatın törenlerinin yapıldığı yer.Edebiyatta meyhane olarakta geçer.(Dergah)

-Tarikatlar hicri 6.y.y.dan(M.S.13.Y.Y.)itibaren ortaya çıkmıştır.Başlangıçta insan eğitiminde yararlı olmuş Mevlana, Yunus Emre Hacı Bektaş Veli bu gelenekle yetişip insanlığa faydalı olmuşlardır.Ayrıca Orta Asyadan gelen dervişler(Horasan Erenleri)Anadolunun fethinde en önemli unsur olmuştur.Buna ek olarak Ahi teşkilatı ve yeniçeri ocağı da tarikatlara dayalı kurumlardı ve Osmanlı devletinin ilk yıllarında çok etkili ve faydalı olmuşlardır.
Ancak Osmanlının son zamanlarında Tarikatlar bozulmaya başlamış,islama ve topluma zarar vermeye başlamıştır.Bu nedenle Cumhuriyet yönetimi tarafından yasaklanmıştır.Buna rağmen gizli olarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.Böyle olunca ilmi ve idari yönden denetlenmeleri mümkün olmadığından daha da zararlı olmuşlardır.Maddi manevi kazanç peşindeki birçok kimse de ben şeyhim diye ortaya çıkmış tasavvuf ve tarikatı istismar ederek saf iyiniyetli müminleri kandırmış,yoldan çıkarmış ,yanlış bilgiler vererek dine ve dindara zarar vermişlerdir.

Tasavvuf konusunda Dikkat edilmesi gereken konular:

Bir mü’minin Allah rızasına uygun bir hayat yaşayıp cennetlik olabilmesi için bir tarikata girmesi gerekli değildir.Dinini,bilenlerden sorarak dinleyerek okuyarak öğrenebilir.Daha kolay olsun diyerek bir tarikata girmek isteyenler,yanlış bir rehberi seçtiklerinde Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesini unutmamalıdır.
Herkesin bilebileceği ve buna göre karşısındakini değerlendirebileceği özellikler şunlardır;doğru bir İslam inancı,eksiksiz ibadet ve güzel ahlaktır.
Bunlara sahip olmayan kimse havada uçsa karşısındakinin içinden geçenleri bilse bile,şeyh(kurtarıcı) olmak bir yana,mümin olup olmadığı bile şüphelidir.Böyleleri günümüzde çok olduğundan herkesin dikkatli olması gerekir.
Burada anlatılan tarikatlar islama aykırı olmayan,topluma faydalı,Mevlanalar Yunuslar yetiştirerek insanlığa hizmet edenlerdir.
ek bazı tasavvufi ekoller

Yeseviye:Kurc:Ahmed Yesevi Türkistanın Yesi şehrinde doğmuştur.Yeseviye tarikatının Türklerin islama girişlerinde katkıları vardır.Orta Asya Azerbeycan ve Anadoluda yayılmıştır.Anadolunun fethinde de önemli etkileri olmuştur..
Bektaşiye:Kurucusu:Hacı Bektaş-ı Veli.Horasanlıdır,Tarikatı ondan uzun zaman sonra ortaya çıkmış,dolayısıyla onun fikir leri dışında da esasları olmuştur.Zamanla hrıstiyanlık Batınilik karışımı bir akım olmuştur.Anadolu ve Rumelide yaygındır.

Mevleviye:Kurc:Mevlana Celaleddin Rumi.Belh(Türkistan)de doğup konyada vefat etmiştir.Mesnevi Fih’i ma fih gibi eserleri asırlardır sadece Müslümanların değil bütün insanlığın okuduğu eserlerdir.Tarikatın merkezi Konyadır.Genelde kültürlü çevre
lerde sanatçılar şairler arasında yayılmıştır.Mevlevilikte zikir ayakta dönerek ve müzik eşliğinde yapılır.Dünyaca ünlü sema ayini her yıl aralık ayında Konyada anma törenlerinde tekrar edilmektedir.

Genel Kültür bilgisi BAZI TARİKATLAR
(Anadolu ve Avrupa da yaygın olan) SINAVDA ÇIKMAYACAKTIR

Kadiriye:Kurc:Abdulkadir Geylani.Bağdat civarında yaşadı.İslam dünyasının en tanınmışlarındandır,ünlü eserleri vardır.Kendisi Şia ya karşı tavır aldığı halde zamanla Kadiriye Şiilikten fikirler almıştır.En yaygın tarikatlardandır.Endonezya dan Fasa kadar her yerde üyesi vardır.Zikir seslidir.Oturarak ayakta sallanarak zikir yaparlar.

Nakşibendiye:Kurc:Bahauddin Nakşibend Buhara civarında yaşadı.Ondan çok önce vefat eden bir ermiş tarafından yetiştirildiği kabul edilir.Daha çok Anadoluda yaygındır.Zikir sessiz ve oturarak yapılır.

Rıfaiye:Kurc:Ahmed Rıfai Basra da doğmuştur.Ortadoğu Anadolu ve Rumelide yaygındır.Dikkat çekici yönü mensuplarının;
vücutlarına şiş sokmak ateşle oynamak gibi kerametle ilgili davranışlarıdır.İlk dönemlerinde bunlar yoktu,tasavvufçuların çoğu bunları gösteri olarak kabul edip ilgi duymaz.Rumeli de Bektaşilikle karışmıştır.

KAYNAKLAR:Prf.Dr.Mustafa Kara’Tasavvuf ve Tarikatlar tarihi’ Doç Dr.Saim Kılavuz’İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş’
Prf.Dr. Hayrettin Karaman:’Tasavvufla ilgili makalesi Eğitim Bilim dergisi’
(Bu Mesaj 02-27-2010 18:16:18 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : ilon.)
02-27-2010 18:12:00 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
ilhan AKMAN Çevrimdışı
Deneyimli Üye
***

Mesajlar: 2,144
Üyelik Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 767
Mesaj: #2
RE: İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR
Tasavvuf konusuna başlarken bu işin pirlerinden Mevalanadan bir hikayeyle başlamak iyi olacaktır
---------------------------------------
Çölde yaşamakta olan fakir bedevi ile karısı o akşam yine tartışıyorlardır. Kadın “Bizim bu halimiz nice olacak? Fakirlikten insan içine çıkamaz oldum. Artık bu yoksulluktan bıktım, usandım…” diye feryatları koparmadadır. Sabırlı kocası defalarca anlatmış olmasına rağmen nasihat etmekten vazgeçmez: “A Benim kanaatsiz hanımım! Sıkıntı ve rahatlık, darlık ve bolluk bir nefes gibidir; gelir geçer. Allah herkese yetecek rızkı vermiştir. Çok şükür bizim karnımız da az çok doyuyor. Daha fazlası için kendini üzme. En iyi zenginlik kanaattir, haline razı olmaktır. Hem sen gençken daha kanaatkardın. Nasıl oldu da yaşlandıkça dünyaya olan sevgin arttı? Aklını başına al. Bu yaştan sonra dünya senin olsa ne çıkar? Nasıl olsa bir süre sonra hepsini bırakıp gitmeyecek misin? Ayrıca biz seninle bir çiftiz. Karı koca birbirlerine ayak uydurmalı. Sen bu yanlış düşünceleri bırakmazsan benimle uyum sağlayamazsın.”



Kadıncağız bakar ki kocasının ikna olacağı yok. Tatlı diller döker, özür diler. Bir çare bulunur ümidiyle ona Bağdat’taki yeni halifeden bahseder: “Duydum ki Bağdat’ta çok cömert ve adil bir hükümdar varmış. Kimse onun kapısından eli boş dönmezmiş. Ne olur sen de git. Halimizi bildir. Seni de eli boş çevirmez inşallah. Zavallı bedevi ne söylese de hanımına kâr etmeyeceğini anlayınca çaresiz, halifeye gitmeye karar verir. Fakat bu defa da başka bir sorun vardır. “Ama Hanım” der “oraya eli boş gidilmez ki! Bir şeyler istemek için gitsek de yanımızda bir hediye götürmemiz icap eder. Bizim o saraya layık neyimiz var ki?” Kadın bu meseleyi kafasına takmıştır bir kere. İyice düşünür ve sonunda çok kıymetli olacağını zannettiği bir şey bulur. “Testimizdeki yağmur suyu ne güne duruyor. Şehirdekiler böyle saf, güzel suyu nereden bulacaklar? Onlar için bundan güzel hediye olmaz. Ben şimdi testiyi hazırlarım” der ve işe koyulur.



Adamcağızın aklına çok yatmamış olsa da hanımının sözlerinden bıktığı için eli mahkum testiyi sırtlanır ve Bağdat’ın yolunu tutar. Sora sora halifenin yaşadığı sarayı bulur bulmasına ama yanına yaklaşmaya dahi çekiniyordur. Öyle ya, eş-dost, tanıdık, torpil nerede? “Kim kabul eder ki senin gibi bir bedevi parçasını” diye geçirir içinden. Fakat hiç düşündüğü gibi olmaz. Sultanlarının asil kişiliğinin birer yansıması gibi olan kapıdaki hizmetliler yoksul bedeviyi hiç umulmadık bir alakayla karşılar. Ne de olsa hükümdar nasılsa hizmetleri de öyledir. Bu güzel muamele ve ardından gelen sultanın parlayan mütebessim yüzü bedeviye her şeyi unutturur.



Eş sıkıntısına göğüs geren bu zavallı adamcağızın hediyesini sultan kabul eder; hem de iltifatlarda bulunarak… Hizmetçilerine “Bu çok kıymetli bir sudur. Her damlası bir altın değerindedir. İçindeki suyu boşaltınca testiyi altınla doldurun ve kendisine iade edin. Sonra da misafirimizi sandala bindirip nehrimizin yoluyla memleketine gönderin!” deyince bedevi şaşırır. Hanımı haklı çıkmıştır. “Getirdiği su ne kadar da değerli imiş meğer” diye düşünür.



Biraz sonra hizmetçiler onu sandala bindirmek için nehre indirdiklerinde ise ikinci kez şaşakalır. Bu ne kadar da büyük ve parlak bir nehirdir böyle! Suya eğilip bir avuç içtiğinde bu suyun şerbetlerden bile daha leziz olduğunu fark eder. Bu kez, aklından geçenlerden dolayı utanır ve ahu vah etmeye başlar: “Vah benim zavallı halime! Sarayının kapısından böyle ummanlar gibi duru ve lezzetli su akan bir padişah hiç benim testimdeki şu acı ve tozlu suya tenezzül eder mi? Meğer onun hediyemi kabul edişi yine kendi merhametinden, lütfundanmış. Demek o, bana, beni utandırmadan güzellikte bulunmak istemiş de bunu sanki bir testi suyun karşılığı imiş gibi göstermiş.”
----------------------


Kıssadan alacağımız hisseler



Mesnevi’de yer alan bu güzel menkıbede Mevlana Hazretleri çeşitli temsiller kullanır. Savundukları fikirler yönünden bedevi, aklı; karısı ise nefsi temsil eder. Testi vücuda, su ise ibadet, taat ve marifete işaret eder. Padişah dendiğinde tahmin edildiği üzere Kainatın Sahibi kast ediliyor. Peki zavallı bedevi neyi, kime hediye götürdüğünü düşünüyor? Kimin malını kime satacak?



Pek çoğumuzun zihninden ara ara şu düşünce geçmiyor mu: “Ben ibadetlerimi yerine getiriyorum, öyleyse dünyada da ahirette de tüm güzellikleri hak ettim.” Acaba gerçekten bunları hak edebiliyor muyuz? Kainatın Sultanı’na ait dünya ve cennet nimetlerinin tamamı bir umman misali sonsuzken elimizdeki kirli, kokulu bir kırba su ile o sonsuz billur suyu satın alabilir miyiz? Bu hikayede olduğu gibi bizim ibadetlerimiz ve taatlerimiz de kesinlikle cennetin ve Cemalullahın karşılığı olamaz. Kainat sarayının sahibinin, saraydaki kölelerin hiçbir şeylerine ihtiyacı yoktur. O’nun bize cenneti vermek için bu ibadetleri birer bahane kılması sadece kendi büyüklüğünü gösterir. Bu sebeple yaptığımız işleri küçük-büyük demeden yalnızca O’na sunmalı ve O’nun cömertçe bize karşılığını vereceği anı ummalıyız.



Menkıbedeki karı-koca diyaloğu mesnevide sayfalarca sürüyor. Bu konuşmalara bakarak evlilikte güzel geçime dair de pek çok inceliğe rastlayabiliyoruz. Acı dil ayrılığı, uzaklığı; tatlı dil ise yakınlığı ve muhabbeti beraberinde getiriyor. Eşlerden biri kanaatkarken diğeri hırslı davranırsa münakaşalar baş gösterebiliyor. Evlilikte uyum için eşlerin birbirlerine ayak uydurması şart koşuluyor.



Kıssamızdan çıkarabileceğimiz daha pek çok hisse bulunmakla birlikte açıkça verilen diğer mesaj şöyle: Nefsimiz hikayede olduğu gibi bizi ihtiyaçlarımız için iknaya çalışır. Biz bu ihtiyaçlarımız için bizim gibi fakirlere (insanlara) değil de cömert olan Sultan’a el açıp O’nun fazlından istiyorsak eli boş dönmeyiz inşallah. Bununla birlikte Sultan’ın huzuruna varma edebine dikkat edip tozlu topraklı, kirli bir testi bile olsa elimiz boş gitmemeye itina gösteriyorsak O bize fazlasıyla karşılık verecektir. Kim bilir belki de dualarımıza salavatı şerifeler ve tövbelerden sonra başlamamız, sadaka gibi küçük hediyeyi önden gönderip ardından Mevlamız’a yalvarmamız hep bu sebeptendir. O’nun huzuruna eli boş gitmemek hikayedeki bedevinin nezaketli ve edepli davranışına örnektir. Nefsine uysa idi belki de doğrudan yalın ayak, başıkabak olarak Sultan’a varacaktı. Allah Teala bizi eli boş müflislerden etmesin. Amin.


Neslihan BEYHAN
semerkand
02-13-2011 22:35:56 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
ilon Çevrimdışı
Administrator
*********

Mesajlar: 536
Üyelik Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 237
Mesaj: #3
RE: İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR
Osman Nuri Topbaş hocaefendiden hikayenin TASAVVUFİ yorumu
------------------
Mesnevi: "Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bu ilim ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan derisine sığmayan kişinin (zuhuru, zatinin muktezası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Allah (c.c)'ın Dicle'sinden bir katredir. O gizli bir hazîneydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti. Toprağı, göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazîneyken coştu; toprağı, atlas giyen bir sultan haline soktu. O bedevî, Allah (c.c)'ın Dicle'sinden bir katreyi görseydi, hakikatte bir deniz olan o katrenin önünde testisini atardı." (Beyit: 2860-2864)

Hikayede "Halîfe Kapısı", "Dergah-ı İlahî"yi temsil etmektedir.

Mü'min her ne kadar ilim, irfan, mal-mülk ve ibadet sahibi olursa olsun, bu meziyet ve imkanlarına aldanmamalı ve güvenmemelidir. Bu değerlerin hepsini Rabbinin lütfü bilip, şahsî amellerinin de Dicle'nin yanında, bir testi su olduğunu unutmamalıdır.

Çöl bedevîsinin çölde bin bir çile ile biriktirip halîfeye takdim ettiği bir testi su onun için hayat iksiri idi. Halbuki Dicle'nin içine dökülünce kaybolup gitti.

İnsanoğlunun beşerî imkanlarla hakîkatine ermeye çalıştığı, ilahî tanzîm ve sanattan anlayabileceği, onun aslî hakîkatı karşısında Dicle'nin bir damlası bile değildir. Karıncanın kendi ufacık yuvasını, balığın akvaryumunu bir kainat zannetmesi gibi.

İnsan da, gafleti neticesi kendi cüceliğine bakmadan adeta bir dev aynasının yalanlarına kanar. Misalimizdeki karınca ve balığın durumuna düşer.

Resûlullah (s.a.v.):

"- İlahî, seni tenzîh ve takdîs ederim. Biz seni, sana layık bir marifetle tanıyamadık." buyurmuştur.

Necip ümmetin yüksek alimleri aczlerini itiraftan çekinmemişlerdir. İmam Ebû Yusuf'a bir gün Halîfe Harun Reşîd bir mesele sorar. İmam Ebû Yusuf:

"- Bilmiyorum." diye cevap verir. Halîfenin yardımcısı İmam Ebû Yusuf'a:

"- Maaş ve tahsîsatınız varken bilmiyorum diyorsunuz." der. Cevaben İmam Ebû Yusuf da:

"- Benim maaşım ilmime göredir. Cehlime göre verilecek olsa hazine yetmezdi" der.

Allame İmam Gazali;

"- Bildiklerime nispetle bilmediklerimi ayaklarımın altına alabilseydim, başım göklere değerdi." buyurmakla aczini îtiraf edip tevazuunu göstermiştir. Bu büyük insanlar, bildiklerinin değil bilmediklerinin çokluğunu itiraftan çekinmemişlerdir.

İnsanoğlunun istinad etmek temayülünde bulunduğu amellerine ehemmiyet izafe etmesi Dicle'nin yanında bir testi su değil midir?

Allah (c.c) korusun, kesif bulutların güneş ışığına mani olması gibi kalbin şeytana taht olması halinde Rahman'ın hidayeti oraya ne kadar ulaşabilir? İnsan Dicle'den habersiz olduğu için bir testi suyu umman zannedebilir. Kendi zannında boğulur gider.

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri buz satan bir satıcıya rastlar. Satıcı:

"- Sermayesi erimekte olan insana yardım edin." diye nida eder.

Cüneyd hazretleri bu sözü düyunca düşüp bayılır.

Dünya sermayesini ahiret sermayesine tebdîl edemez isek, dünyadaki gayretler, şeytanların paylaşacakları nasipler olur. Netice hüsran ve acı bir aldanıştır, israf çılgınlığı ve merhamet yoksulluğu, dünyada baş belası, ahirette azap sermayesidir. Geçmiş günlerimizin dosyaları kapanmıştır. Bunlarda değişiklik yapabilmenin imkanı yoktur. Gelecek günlerimizin varlığı ise şüphelidir. An bu andır. Bu anımızın gönül ve alın terlerini hayat tarlamıza tohumlar isek, inşallah ahiretimizin sırça sarayları olur. Şeyh Sadi'nin ifade ettiği gibi "Arzın sathı Rabbin umumî sofrasıdır."

Dünyada "Rahman" şifalının tecellîsi olarak bütün mahlukat bol bol rızıklandırılır, içirilir ve giydirilir. Dost-hasım, itaatkar ve isyankar ayırt edilmez. Rabbin merhameti bütün mahlukatı ihata etmiştir.

Dikenli bir kirpinin yavrusunu sînesine bastırması, hatta kafir bile olsa, mazlumun bedduasının kabul olması bu kuşatıcı merhametin muktezasıdır. Kainattaki ilahî sanat, hikmet ve ibret manzaraları, nefsanî ve suflî his ve davranışlarla, aslî tabiatı bozulmamış insanı, ulviyyet, halvet, safvet, rikkat ve haşyet gibi bediî duygulara gark eder.

Hususî sofra ise "Rahîm" sıfatının tecellîsi olarak ahirettedir. İstifade yalnız mü'minlere aittir.

Bu hususî sofrada beşerî nasiplerin en büyüğü olan "Cennet" ve "Ru'yet-i Cemalullah" yani Cenab-ı Hakkı ayın on dördü gibi görme nimetleri vardır, insan, bütün Esma-ı ilahiyyenin kamil tecellîsi olduğu için büyük bir alemin küçük bir modelidir. Onun topraktan olan yapısı varlığının dış yüzüdür. Fani yapısıdır. Hakîkî varlığı esrar, nur ve ilahî hakikatin gizli bir hazinesidir. İnsanın mükerremlik vasfı budur. Yaradılış maksadına uygun marifet denizinden nasip alabilmesi buna bağlıdır.

Bir kelebeğin yanma pahasına ışığa ram olması gibi Hallac-ı Mansur da esrar denizinin coşkunluğunda fanî varlığını yok etmeğe adım attı. İlahî tecellîlerle kendini yaktı. Ruhu yücelip feyz ile dolunca nefsi zayıflayıp bitim noktasına ulaştı. Kendine yabancılaştı, ondan kurtulmağa çalıştı. Kesîf tecellîlere tahammül edemedi. Sekre sürüklendi:

"Dostlar, beni öldürün! Zira benim ebedî hayatım ölümdedir." dedi.

Taşlanırken kendini yaralıyan tek hadise, dostunun kendisine bir karanfil atması oldu. Dünyevî böyle bir teveccüh ve tebessüm bile kendine ağır geldi.

Bu hal diğer bir ifade ile fani varlığın, ilahî varlığa ram olarak kulun ölümsüzlüğe kavuşmasıdır.

Denize düşen bir damlanın vücudunun suda kaybolması gibi denize dalan kimse de sudan başka bir şey görmez.

Bu mertebeye ulaşanlar her şeyi hatta kendisini bile Hakk'dan ibaret görürler. Fakat bu bir haldir. O hal geçince, "Hakk Hakk'dır, eşya eşyadır."

Hadîs-i Şerifte bu halin bir misali şöyle verilmiştir:

"- Yeryüzünde yaşayan bir ölü görmek isteyen Ebûbekir'e baksın."

Merhamet ve adalette abideleşen Hz. Ömer (r.a.), Şam'a girerken sıra kölesine geldiği için deveye, onu bindirdi. Kendisi şehre yürüyerek girdi. Halk, köleyi halîfe zannetti.

Hz. Ömer (r.a.)'in vefatından sonra dostları kendisini rüyada gördüler:

"- Rabbimiz sana nasıl muamelede bulundu?" diye sordular. O:

"- Elhamdüllah, "Rahman ve Rahîm" olan Rabbim var." buyurdu.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"- Madem ki fakr, cömertlik kereminin aynasıdır. Haberin olsun ki, aynanın üzerine hohlamak zararlıdır."

Yani, fakîri ve garîbi red için ağızdan çıkacak her ses ve nefes onun kalbini incitir. Sanki sathına hohlanmış ayna gibi kalp buğulanır. Parlaklık ve derinliği zayi olur,cömertliğin keremini göstermez olur. Amellerimiz, infaklarımız daima gözümüzde devleşir. Bizi oyalar ve aldatır; bize haz hamallığı yaptırır. Dicle'den ve onun sahibinden habersiz olduğumuz için bir testi su gözümüzde bir derya olur.

Dünyevî isteklerimiz bitmek ve tükenmek bilmez. Sahip olduğumuz her şeyi kendimizin tabiî hakkı zannederiz.

Aksine bizden bir fedakarlık istenince de kendi mülkümüzden isteniyormuş gibi tavrımız değişir.

Emanetin ve sehavetin kristal, berrak ve zarîf aynası lekelenir. Cenab-ı Hakk (c.c.) ayet-i kerîme'de:

"Yetîme kahretme, fakîri reddetme." buyurur.

Mevlana (k.s.) bir diğer beytinde:

"-Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakîr ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, in'am ve ihsanın güzelliği de fakîr ve garîblerle ortaya çıkar." buyurur.

Güzeller, hüsn ve endamlarını seyretmek için aynanın esiri olurlar. Hatta arkası gölgeli camlara bile kendilerini görmek için bakarak geçerler. Manevî ve aslî güzellik olan cömertlik de, kendisini biçarelerin ve fakîrlerin gönül aynasında seyreder.

Yine Mevlana (k.s.) buyurur:

"- O halde fakirler, merhamet-i ilahî'nin, kerem-i Rabbanî'nin aynasıdırlar. Hakk ile olanlar ve Hakk'da fanî olanlar daima cömertlik halindedirler."

Hz. Cabir (r.a.)'den naklen Tefsîr-i Hazin'de ' deniliyor ki:

"-Küçük bir çocuk Rasûlullah (s.a.v.)'in huzuruna geldi. Annesinin bir gömlek istediğini arz etti. O sırada Rasûlullah (s.a.v.)'ın sırtındaki gömleğinden başka gömleği yoktu. Çocuğa başka bir zaman gelmesini söyledi. Çocuk gitti. Tekrar gelip, annesinin Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sırtındaki gömleği istediğini söyledi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Hücre-i Saadete girdi, sırtındaki gömleği çıkarıp çocuğa uzattı.

O sırada Bilal (r.a.) ezan okuyordu. Fakat Rasûlullah (s.a.v.) sırtına alacak bir şey bulamadığı için cemaate çıkamadı. Ashabdan bir kısım merak edip Hücre-i Saadete girdiler; Rasûlullah (s.a.v.)'i gömleksiz olarak buldular.

Servet bir emanettir. Onun saadetine ve lezzetine kavuşabilmek ancak, mahrumların ızdırabından hislenmek kalbimizden onlara bir şefkat ve merhamet penceresi açabilmekle mümkündür.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Şefkat ü merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurlarım örtmekte gece gibi ol.
Sehavet ü cömertlikte akarsu gibi ol.
Hiddet ü asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu' ve mahviyette toprak gibi ol.

OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN;
GÖRÜNGÜĞÜN GİBİ OL"

[Resim: anlastikmidarkilencepn9.gif]
02-13-2011 22:39:12 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
gurbet Çevrimdışı
Aktif Üye
**

Mesajlar: 615
Üyelik Tarihi: Sep 2009
Rep Puanı: 346
Mesaj: #4
RE: İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR
Bu konu işlenirken örnekleme olarak

1-Mevlevilik=Mevlana Celaleddin-i Rumi
2-Bektaşilik=Hacı Bektaş-ı Veli
3-Kadirilik=Abdulkadir Geylani
4-Rufailik=Ahmed er-Rufai
5-Nakşibendilik(Nakşilik)=Şah Bahaüddin-i Nakşibendi

yi veriyor ve İmam Maturidi,Eşari, 4 Mezheb imamları ,hz Caferi sadık ile yukarda adı geçenler ve birde Yunus Emre'nin hayatlarını isteğe bağlı olarak 3 dakikalık kısa hayatlarını sınıfta işliyorum.öZELLİKLE ALEVİ KÖKENLİ ÖĞRENCİLERE HZ CAFERLE HACI BEKTAŞIN HAYATLARINI VERİYORUM.Mevlana'nın hikayelerinden,şiirlerinden,Yunus ve Hacı bektaş şiirlerinden örneklemeler de ekliyorum.
(Bu Mesaj 03-20-2011 16:05:33 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : gurbet.)
03-20-2011 16:00:39 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 3 Misafir

İletişim | Dindersiforum.com | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Hafif Sürüm | RSS